Dil Nasıl Bozulur?: 'Maksadını Aşan Beyanlar'
24 Eylül 'Dil Bayramı' dolayısıyla düzenlenen etkinliklerde yapılan konuşmaların çoğu, yine öteden beri önesürülen görüşlerin tekrarlanmasından ibaret kaldı. Dilimizin yabancı dillerin, özellikle de İngilizce ya da Amerikanca'nın kuşatmasına maruz kaldığı, çoğunlukla gençlerin gündelik konuşma dilinden örnekler verilerek dilegetirildi.
Bunlar, yıllardanberi söylenenlerin, temcit pilavı gibi ısıtılıp tekrar önümüze konmasından öte bir anlam taşımayan eleştiriler! Gençlerin konuşma dilinden yeni örnekler bularak, harcıalem görüşleri bir kere daha kanıtlamaya kalkışmak! Hani, Wittgenstein'in verdiği örnekte olduğu gibi: O günün tarihinin ne olduğundan emin olabilmek için, aynı gazetenin aynı günkü sayısından birkaç tane satın almak gibi!
Hemen ve öncelikle belirtmek istediğim şudur: Bir dilin bozulup bozulmadığını, yozlaşıp yozlaşmadığını, bana göre elbet, iki kriter tayin eder: Birincisi, gündelik konuşma dilinde iletişimin tam anlamıyla gerçekleşip gerçekleşmediği; ikincisi de, konuşma dilinin değil, ama yazı dilinin (ya da edebi dil'in) verili edebi dil geleneğinden kopmuş olup olmadığı! Yoksa, bir dilin sözdağarının, yabancı kelimeler girmiş ya da girmemiş, bunun bence hiçbir mana ve ehemmiyeti yoktur! Rahmetli Prof. Dr. Suat Yakup Baydur hocamız, daha 1952'de yayımladığı 'Dil ve Kültür' adlı çalışmasında Türkçe'deki Grekçe ve Latince kökenli sözcüklerin sayısının ne kadar çok olduğunu gösterip, hepimizi hayrete düşürmüştü. Grekçe ve Latince, evet! Arapça ve Farsça kökenli olanları saymıyorum tabii. Şimdi de İngilizce sözcükler giriyor; -olabilir: Ama bu konuda üzerinde durulması gereken, İngilizce'nin Türkçe'ye sözcüklerle girmesi değil, bu sözcüklerle birlikte deyiş özellikleri ve tümce parçacıklarıyla girmesi, kısaca Türkçe'nin içinde ikinci bir dili barındırır olmaya başlamasıdır. Okurlarım hatırlayacaklardır: Geçen yıl bir uçak yolculuğu sırasında tanık olduğum biri kadın öteki erkek iki genç arasında geçen konuşmayı nakletmiştim. Benim 'Türkingliş' diye adlandırdığım bir dille konuşmaktaydılar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyordu:
Erkek: O problemi solve ettin mi? Kadın: Hayır, ama postpone ettim. Erkek: Ama equilibrium'u da tilt etmemek lazım. Kadın: Yeah, I am aware of it! Erkek: 'Awareness' yetmiyor kızım, action is needed... Action! Kadın: If worst comes to the worst, ben yapacağımı bilirim...
Ama sorun, iletişim bağlamında ele alınırsa, bu konuşmadan, genç erkekle kadının aralarında pekala anlaştıkları, anlam iletme ve o anlamın anlaşılmasında bir mesele olmadığı sonucu çıkıyor. Şüphesiz 'Türkingliş' rahatsız edici bir durumdur. Ama bence asıl rahatsız edici olan ve asıl üzerinde durulması gereken canalıcı mesele, hiçbir İngilizce ya da başka yabancı dillerden sözcükleri kullanmadan ya da 'Türkingliş' konuşmadan, sadece (evet sadece!) Türkçe konuşurken bile, iletişimin kurulamamasıdır. Herhalde sevgili okurlarımın dikkatinden kaçmamıştır: Son zamanlarda 'maksadını aşan beyanlar'dan söz edilmeye başlandı. Bence asıl korkunç ve son derece tehlikeli olan durum budur ve insanların dil aracılığıyla anlam iletmede yetersiz kaldıklarını, iletişim kuramadıklarını gösterir. Yukarıda da belirttim: Bir dilin bozulduğunun kriterlerinden birincisi budur. Bu meseleye de, ikincisine de, yani yazı dilinin bozulup bozulmadığı meselesine önümüzdeki hafta değineceğim. Hamiş: Sevgili okurlarımın mübarek Şeker Bayramlarını kutluyor; bu Bayram'ın hepimize sağlık ve esenlik getirmesini Yüce Rabb'imden diliyorum. (H.Y.)
10 Ekim 2007, Çarşamba
|