1976 yılında İzmir’de doğmuşum ama babamın Afyon fanatikliği
yüzünden nüfus kağıdımda doğum yerim Afyon olarak geçer. Ve hayatım
boyunca sadece bir kere gittiğim Afyon’lu oluveririm.
İki tane ablamdan öğrendiğim en iyi şey okuma yazmadır. 4 yaşındayken
okuma, yazma, çarpım tablosu ve bilimum matematik işlemlerini
öğrenmiştim. Bundan dolayı ilkokul birinci sınıfı okumadan ikinci
sınıfa geçtim (aslında üçe geçecektim ama minyon olduğum için babam
istemedi.) O yaşlardaki birisinin noktalama işaretlerini bile doğru
kullanarak yazabiliyor olması şaşkınlıkla karşılanmıştı.
İlk taklit denemem “Bakkal İsmail Amca”ydı. Alt dudağı aşağı sarkıtarak
konuşursan her evcilik oyununun içine İsmail Amca’yı koyabilirdin o
zamanlar.
12 Eylül öncesi evimizi 3 kişiyle paylaşıyorduk. Birisi kızdı. Ortadan
ayrılmış uzun güzel saçları ve kocaman fotoğraf makinesi vardı. Onunla
bizim fotoğraflarımızı çekerdi. Onlara herkes “anarşikler” derdi. Sonra
bu anarşiklerin erkek olanlarından birini damın üstünde polis öldürdü.
Son sözü “ah anam!” oldu.(Ve bir yerlerde bi ananın canı yandı.) Biz
hiçbi’şey olmamış gibi patates yemeğe devam ettik.
Elektriklerin bol bol kesildiği, babamın karanlıkta bize masal
anlattığı dönemlerdi. “Keçi Kız”ı çok severdik. Keşke şimdi de
hatırlasa babam, keşke ben de hatırlasam da ışıkları söndürüp oğlum
Nejat’ a Keçi Kızı anlatsam.
İlkokul 3. sınıfta girdiğim ‘barış’ konulu bir resim yarışmasında 3.
oldum. Ödül olarak fotoğraf makinesi verdiler. Böylelikle resme bi’
süre ara vermek zorunda kaldım.
İlkokul çağlarında en çok ‘noolur beş dakka daha’ derdim. Her sabah uyanırken ve her akşam oyundan koparken.
Ortaokul 1. sınıfın ilk dönemleri, sınıf başkanı seçimlerinde, sınıf
başkanı olmak için bütün sınıf parmak kaldırıp, bir tek ben
kaldırmadığım için sınıf başkanı oldum. Ama beceremediğim için ikinci
dönem değiştirildim. (Hiçbir zaman iktidarı eline geçiren insan rolü
oynayamadım çünkü.)
Lise dönemlerinde bir süre izcilik yaptıktan sonra oymak başı oldum.
Tam o dönemde Erzincan depremi oldu. Biz yardım etmek için 8 kişilik bi
grup olay yerine gittik. Türkiye’nin çok önemli bi gerçeğini, yaşanan
sefaleti birebir yerinde görmek çok acı ve üzücüydü.
Bir gün okuldan eve gelirken gördüğüm bi tabela beni içeri taşıdı.
İçerde bi ressam ve resim öğrencileri vardı. “Ben de resim yapıyorum
benimle de ilgilenir misiniz” diye sordum ressama, o da “resimlerini
getir bi bakayım” dedi. Götürdüm, beğendi ve çırak olarak işe başladım.
Lise döneminde 3 yıl boyunca gittim. Rakısını, boyasını, fırçasını,
bezini ben alıyordum; karşılığında resim yapıp, pek çok önemli sanat
kitabını ödünç alıyor; ve sanatçıları öğreniyordum, anlıyordum da.
Anlamadığım tek şey “Burası Türkiye” yazan küçük bi kağıttı. Ne demek
olduğunu sorduğumda “ilerde anlarsın” demişti. Anladım.
İlk aşk acısı bir ay boyunca yemek yememek, ağlamak, ağlamak ve
ağlamaktı. İnsan ilk aşık olduğu kişiyle evlenip çoluk çocuk yapmak
istiyor. Ama iyi ki bunlar son aşık olduğuna nasip oluyor.
Aradakilerdeyse konuşurken o raddeye gelmek bile “Ah Belinda” sendromu
yaratıyor.
Önemsiz platonik bir tiyatrocu yüzünden girdiğim önemli bir okuldu
“Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Ana Sanat
Dalı Oyunculuk Bölümü”. Çok konuşan, her ortamda dikkat çekmeye
çalışan, bol içki tüketen farklı bir ‘klan’la karşı karşıyaydım. Önce
garipsediğim bu klana zaman zaman uydum, zaman zaman dışlandım. Ve
belki üç beş kuruş kazanırım diye girdiğim “İkinci Bahar” dizisinde
önemli rollerden birini oynayarak, aslında okuldaki ölüm fermanımı
imzaladım. Ama yılmadım 6 yıl süren bir maceradan sonra üniversite
hayatım Eskişehir’den, içinde diploma olan bir koliyle İstanbul’a
taşındı.
Bir gün, üniversitedeyken hiç öleceğini düşünmediğimden hep hoyratça
davrandığım -bu aralar en çok özlediğim- kişiden şaşırtıcı bir telefon
aldım. Annem ilk kez bir yerlerinin ağrıdığını söylüyordu. Size biraz
annemi anlatmam gerekiyor: Annem çok iyi niyetli, güvercinlerle,
köpeklerle, kedilerle konuşan, rüzgarı dinleyen, gururlu, babama çok
aşık, hükümet gibi bi kadındı. Ve asla şikayet etmezdi.
İlk defa bana bi yerlerinin ağrıdığını söylediğinde o yüzden çok
şaşırdım ve okuldan izin istedim. Tabii ki vermediler. (Birilerinin
birşeyleri anlaması için bazen kurban vermek gerekir)
Haberi almakta gecikmedim.Bir hafta sonra okuldan içeri girdiğimde
herkesin yüzünde abartı bir iyimserlik, kötü gün dostu görünme hali
vardı ve başım sağolsundu. Hala sağ. Başım.
“ İkinci Bahar”, “hayatımın şansı”. Ama Türkan Şoray, Şener Şen, Uğur
Yücel gibi isimlerle çalışınca bir yandan “cool” gözükmeye çalışıp, bir
yandan çaresizlik içinde abuk subuk şeyler yapıp, bildiğim her şeyi
birbirine dolayıp ‘nerden bulduk bu kızı’ izlenimi yaratmakta
gecikmedim. Neyse ki toparladım da bu günlere gelebildim.
Hani eski Türk filmlerinde esas kız ünlü olma yolunda tam küçük bir
adım atmıştır ki ünlü bir prodüktörle tanışır ve fonda müzik çalarken
sabit kameranın önüne plak kapakları, film afişleri, gazete
küpürlerinin yüzlercesi yağar. Ve şehrin dört bir yanında asılı olan
esas kızın bol makyajlı billboardlarının önünde avare avare dolaşan
esas oğlanı görürüz… Neyse ki benim esas oğlan olmasa bile esas adamım
yanıbaşımda. O plak kapaklarını, gazete küpürlerini, film afişlerini
ise zaten biliyorsunuz.
| Oynadığı Diziler |
| Dizi Adı |
Karakter İsmi |
Yapım Yılı |
| Ikinci Bahar |
Gülsüm |
1998 |
| 90-60-60 |
Deniz |
2001 |
| Asmali Konak |
Bahar |
2002 |
| Melekler Adasi |
Serbet |
2004 |
| Belali Baldiz |
Arzu |
2005 |
| Oynadığı
Sinema Filmleri |
| Dizi Adı |
Karakter İsmi |
Yapım Yılı |
|
Hersey güzel olucak |
Hemsire |
1999 |
| Selale |
Nergis |
2001 |
|
Mumya Firarda |
Fatima |
2002 |
| Asmali Konak-Hayat |
Bahar |
2003 |
|
Anlat Istanbul |
Saliha |
2005 |
| Egreti Gelin |
Kostak Emine |
2005 |

|